10 Eylül 2011 Cumartesi

Mevlana'dan zaman ötesi nasihatlar!

Sezen Aksu'dan Unutuldum çalarken, bir yandan da tezimi son kez geçiştirmeye çalışırken bulduğum birkaç özlü sözü kendimle paylaşayım istedim:

Aldırma söylenenlere: varsın görenler seni bir ot sansin, 
Sen gül ol da uğrunda ötmeyen bülbül utansın.


Her ne istiyorsan kendinde ara!
Senin canının içinde bir can var, o canı ara!
Senin dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara!
Eğer yürüyen dervişi arıyorsan;
ONU SENDEN DIŞARIDA DEĞİL,
KENDİ NEFSİNDE ARA!




Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…
Dünde geçti ,düne ait söz de… dün gibi gelip geçti.
Bu gün yeni söz söylemek gerek.
Her gün bir yere konup bir yerden göçmek,
akarsu gibi bulanmaktan, donmaktan kurtulmak ne hoş !
EY oğul ; bağı çöz, azat ol !..
Ne zamana kadar altın gümüş esiri olacaksın?..
Dünya malı, Allah’ın gülümsemeleridir.
Bizi bu suret sarhoş, mağrur ve perişan etmiştir.
Azıksızlık azığı sana azık olursa ;
baki olan can bahçen güllerle, süsenlerle dolar.
Dost altın gibidir. Belada ateşe benzer.
Halis altın, ateş içinde saf bir hale gelir…
Ten deniziyle gönül denizi birbirine bitişiktir,
fakat aralarında bir berzah var,birbirlerine karışmazlar.
Doğru olursan ok gibi ;yabana atarlar seni …
Eğri olursan yay gibi ; elde üstünde tutarlar seni…


31 Ağustos 2011 Çarşamba

Yeni Hayat!

"Bir kitap okudum ve hayatım değişti" diyemiyorum. Belki bir kadın sevdim ve hayatım değişti diyebilirim. Hatta derim ama yarım kalmış aşkın burukluğu çöker üzerime, bedenime. Nihayetinde aşk bu. Kavuşamayınca oluyor. Kavuşursan meşk oluyor. Ne doğru bir kelam. Ama zaman unutturuyor. Unutturmasa da aralara başkalarını serpiştiriyor.

İşte, Ingiltere'den ülkeme döneli an itibariyle 2 ay oluyor. Ne umutlarla geldim, yani hikayem resmen bavula tüm eşyalarımı koyup kariyer yapmaktı. Hem de istediğim bir kariyer. Ama insan ne garip, arkasında bıraktıklarını düşünüyor. Yarım kalan aşk gibi yarım kalan bir maceraydı Londra benim için. O yüzden doktora yapmak istiyorum belki. Ya da bana engel olan bazı fütursuz fikirlerin eter gibi uçarak bünyeyi ve vicdanı rahatlatması. Bilmiyorum ama ben de o kırmızı bardaklı partilerde hunharca eğlenmek istiyorum. Tarih, sosyoloji... Öyle bir  konuda da uzman oldum mu. Ama bavulu açtık bir kere. Burada tutunmaya çalışıyoruz. Aslında tutunamayanlardanız. Ama bir uğraşı işte.

Haykırmalı, yeni hayatta eskilere yer yok diye. Yapabilir mi insan acaba? Aşkı unutabilir mi gerçekten. Yeni bir telefon, yeni bir iş, yeni bir şehir, yeni bir yer, yeni bir sevgili. Birkaçı elimde bakalım takımı tamamlayabilecek miyim? Tamam aşk sözün özü ama her şeyin de başı sağlık, huzur, para.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Oturup Düşünmemme Sebep Olacak Bir Çözümleme:

Emre Kongar'ın Türkiye'de Siyasi İslam çözümlemesinde Huntington'dan alıntısı bayağı bir dikkati mi çekti. Ben bu oyunu bozarım arkadaş. Neyse ne demiş Samuel abi: Huntington'a göre Batı'nın laik ve demokratik düzeninde yeterince deneyim kazanmış olan Türkiye, artık İslam aleminin lideri olabilir. Ama bunu yapması için, Rusya'da Lenin'in reddededildiğinden daha şiddetle Atatürk'ün mirasını yadsımalıdır. Bu ise ancak hem siyasal hem de dinsel açıdan meşruiyet sahibi olan üstelik de Atatürk kalibresinde (terim Huntington'undur) bir lider tarafından gerçekleştirilebilir.


Bi dursun bu el atacağım bu yazıya.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Kahvenin hatırı var mı gerçekten?

Herhalde görev duygusunu en iyi pekiştiren şey, bir fincan kahvedir. Yani sağlık el verdiğince içilmeli zira, yok şunu yapıyor yok bunu yapıyor diye içmeyen var. Saygı duymak lazım. Aslen sınav döneminde bayağı içmişliğimi hatırlıyorum, böyle redbull'a falan da karıştırarak, hatta zamanında kola ile bile karıştırmıştım. Bazen bi fayda ediyor ama yüksek lisans'taki ekonometriye, süpermen olsan da ne fayda.Çalışacaksın kardeşim devir böyle.

Bu arada yeni bir eve taşınıyorum. Bayağı ucuza mobilya vardı geçenlerde kampanyada. Ne yalan söyleyim 3000-4000 liraya mis gibi yatak odası ile oturma ile yemek odası takımıyle süper ev kurdum. Borçla tabi ama insanın kendi evinde tek başına bir şeylere girişmesi güzel bir duygu. Bir de iş bulunsa, işte o zaman süper olacak. Resmen 12 yaşındaki çocuklar gibi baba parası bir de üç beş birikimimle idare ediyorum. Şeker alacak param yok, neyse ki annemlerde 3 tane küp şeker tırtıkladım.Gene hoş karıştıracak kaşık yok daha : ) ama kettleın mı var keyfin var kardeş. Hoş kahve içmenin de bir adabı var da biz de efkarımızdan içiyoruz kardeş. Sınav öncesi olur, tez öncesi olur, proje öncesi olur.

Ha proje dedik de bir de 2 projeye yani anlayacağın işe başvurdum. Devir çok kötü kardeş, işsizlik almış başını gidiyor. Yani 9'lara falan indi deniyor da bence ikiyle çarpmalı. Hoş şu an kesin bir şey söyleyemem. Ekonominin durumu nanay. Teğet meğet hak getire.

Bir de bugün eve avizeleri takmak için elektrikçi geldi, adam bir buçuk saat durdu, 50 lira kesti. Yani hakkını verelim iyi iş çıkardı ama saati 30 lira ne ya? Ben günde 7 saat çalışsam haftada da 20 günden 20*7*30= Etti mi 4200 lira maaş. Elektrikçi mi olmak gerek bu devirde yoksa? Ayrıca adam benden iyi ekonomik argümanlarla geldi. Hoş piyasaya konuşuyor. Haklı yani, demek ki tecrübe en iyi öğretmendir, boşa dememişler.

Lafın özü kardeş; ev, eş, aş, iş ama kahvesiz de keyifsiz de sıhhatsiz de bu işler yaş iş kardeş.


21 Ağustos 2011 Pazar

Bir Pazar Sabahı Rastladım Size

Ve insan konuştu. En azından konuştuğunu sandı. Zira, memleket, hayır hayır haksızlık  yapmayayım tüm dünya konuşuyor. Hani bir reklam vardı: "Ağzı olan konuşuyor" diyordu. Hah işte, tüm mesele de bu.

Geçenlerde bir Türk dizine rast geldim. Adı "Leyla ile Mecnun". 2011 yapımı enfes bir dizi, insan şaşıyor bizde de böyle espriler ardı ardına dizilir mi diye.  Komedi duayenimiz Cem Yılmaz dahi, esprileri ardarda sıralar, ama biraz mesafe koyar esprilerin ardına, bir espri de uzaaar giderdi. Hoş kültürümüzde Mehmet Ali Erbil'in ve Olacak O Kadar Kırca abinin yerini yadsımamak gerek. Ama güfteyi de yerine koyardı.

Lafı biraz da kendine sokmak, öz eleştiri yapmak gerek. Bir insana verin bir iş, özellikle bu çağda bu devirde, müthiş bir şekilde o işten  kaytarmakta. İşin ilginç yanı, en azından gözüme batan yanı, iş kişiyle özdeşleştiyse daha da bir artıyor bu öteleme olayı. Zira iş kendisininse, yani bir tez hazırlama, perdeleri asma, uyanma ya da sınava hazırlanmaysa--- daha vakit var denip savsaklanıyor. Velev ki iş bir görev oldu, bu rapor akşama bitecek. O zaman bir sorumluluk geliyor. Herhalde insan başkasından önce kendine hesap verebilir olmalı. Her halde sadece bana göre. Zira genellemelerin istisnalarla bozulduğunu öğrendik 21. yüzyılda.

Bir de ne öğrendim. 21. yüzyılda öğrenci olmak da ayrı zanaat. Tam anlamıyla full time bir iş. Bir kere mesai kültürü yok. Gecen gündüzüne karışıyor. Zira ben bu öğrencilik kısvesi altında son 2 yıl hiç ama hiç tatil yapmadım. Yani genel itibariyle öğrencilik de bir nevi tatildir lakin dediğim gibi başı sonu yoktur. Uçsuz bucaksız bir denizdir ziyadesiyle. Ama tatlı sürprizler de barındırır içinde. Ne bileyim bir çoğumuz aşkı, sevgiyi, ihaneti, arkadaşlığı, cinselliği o tahta sıralarda öğrenmiştir. Bana da çok şey katmıştır illa ki, iyisiyle-kötüsüyle diyeyim. Ama şu aralar sıkıntımı ben hiç yaşamadım. Tamam zamanında bir iki dersten kalmışımdır. Sonuçta insanız, herkes kalır ama sınıfta kalıp mezuniyetin uzaması. Hem de haybeye ve ecnebiyede feci ve fena bir durumdur. Yani ne var ekonometrik bir kanıtı ya da tanımı yapamadıysam. Bunu yapabilenler benden daha iyi mi ekonomist oluyor ya da ben daha az ekonomist miyim? Ya da sen anatomiyi bilmiyorsun diye X kişisinden daha mı beter cerrahsın. Hoş olmadı bu örnek ama neyse sözün özünü verdiğime inanmaktayım. Şu tezi yazıp kurtulmak istiyorum. Ama ağzı olan konuştuğu gibi, interneti olan yazıyor bu devirde. Sonra da tez mez hak getire.